comment 0

İnanıyorum…

 Kendimi bildim bileli içinde olduğum boşluğun, içimde hissettiğim boşluğun bir gün daralıp yok olacağına inanıyorum…

Yok olmasa bile, onunla beraber dünya’ya ayak uydurup yaşayabileceğime, inanıyorum….

Bir gün sahip olduğum bu hisleri ve enerjiyi yönetebileceğime inanıyorum…

Kendimi iyileştirebileceğime, uzun zamandır değiştirmeyi düşündüğüm her olumsuzluğumu değiştirebileceğime, inanıyorum…

Sonra, varlığıma bir amaç katacak hareketi bulacağıma, inanıyorum…

Dünya’nın değişiminin ve iyileşmesinin içersinde minnacık dahi olsa bir katkım olacağına inanıyorum.

Bir gün  şefkatin, yaşayan tüm insanların kalplerini kaplayacağına inanıyorum…

Farklılıkların dünyaya kattığı rengi, tüm insanlığın fark edeceğine inanıyorum. Ki kimse kimseyi bir kalıba sokmaya, mutsuz olmaya zorlamasın… Kimse kimseyi kendine benzemiyor diye yok etmeye çalışmasın.

Herkesin, bir gün başarısızlığın kendini mutsuz etmek olduğunu anlayacağına inanıyorum… Bırakacaklar maddeyi bir gün, maneviyata yönelecekler…

İnsanların empati kaslarını geliştireceğine de inanıyorum… Yargılamaktan hızla uzaklaşacaklar ya da kendi yaşadıkları acıyı başkaları yaşamasın isteyecekler…

Paylaşmanın herkesin zevk ile katılacağı bir “event” olacağına inanıyorum… Biriktirerek değil, paylaşarak çoğalacak insanlık, inanıyorum…

Herkesin bir gün sahip oldukları beden ile değil de, sahip oldukları ruh ile bu dünyadan çekip gideceklerini hatırlayacaklarına inanıyorum… Ruhlarına yönelecekler, ruhlarını zenginleştirecekler; egolarını köreltecekler, inanıyorum…

Anlayacaklar; ruh ile kurulan tüm bağların koparılamayacağını … Fark edecekler gerçek duyguların tadını ve vazgeçemeyecekler, inanıyorum…

Gönül’ler o kadar güzelleşecek ki, dünya üzerinde kötü gören tek bir göz kalmayacak; Dünya’da hiçbir çirkinlik kalmayacak…

Kaçıp gitmek yerine, bir gün kalıp savaşacağız güzellikler için, inanıyorum…

Var olan tüm olumsuzluklara, boşluklara, karanlıklara inat, ben inanıyorum ; her şey güzel olacak…

comment 0

Aldatmak – Paulo Coelho

image1 (1)

En sevdiğim yazarlardan biridir Coelho. Üniversite’nin ilk yıllarında bir arkadaşımın önerisi ile başladım okumaya. Daha doğrusu; bu arkadaşımla kitapçılara giderdik okul çıkışında. Kitapların hepsini teker teker inceler ve özellikle isimlerinden yola çıkarak tahminlerde bulunurduk. Beni sadece ismi ile almaya ikna eden iki kitaptan biriydi, Coelho’nun kitabı; Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım. Bilmediğim bir çekime sebep oldu bu kitabı. Arkadaşım da çok sevdiği kitaplardan biri olduğunu söyleyince hiç düşünmedim, satın aldım. ( Bu arada beni adı ile almaya ikna eden ikinci kitap Sen Olsan Yapmazdın, Biliyorum – Kürşat Başar. ) Bir nefeste okuyup bitirdiğim kitabın bende bıraktığı etki büyüleyiciydi. İlk defa doğa üstü olayları içeren bir kitap okumuştum -ki kitap okumaya üniversite yıllarında başladım, yalan yok. – Beni manevi bir arayışa iten bir kitab okumuştum ilk defa.  Hiç tereddüt etmeden bütün kitaplarını okumaya başladım birer birer. Benim için Paulo Coelho dendi mi orda bir durulacak kıvama geldi sevgim.

Kitaplarının doğa üstü olayları işleyişi insanın hayal gücü üzerinde çok yaratıcı etkiler bırakıyor. Bir yandan da insanı kendini ve çevresini sorgulamaya itiyor. Kimim ben sorusu çokça akla geliyor kitaplarında.

Bir çok kavramı (manevi arayış, meditasyon, ruhlarla iletişim, ruh içinde yapılan zaman yolculukları, doğa ile  birleşme, vb…) daha çok araştırmanıza sebep olacak bir yalınlıkta sunuyor önünüze. Bazen öyle fikirler sunuyor ki size aradığınız soruların cevapları olabiliyorlar ya da yol göstericileri. Neyse daha fazla uzatmadan kitaba geçelim.

Bu kitabı çağımızın hastalığı olarak nitelendirilen depresyon üzerine kurgulanmış. Evet ana karakter Linda’nın yaşadığı zina ilişkisi çok ön planda duruyor ve hatta kitaba adını dahi veriyor olsa da bu onun depresyonu atlatmak için bulduğu bir yoldan ibaret. Monotonlaşmış olan mükemmel hayatına yeni ve farklı heyecanlar katmanın yanı sıra, kendisinden bile sakladığı benliğine ulaşmasına yardımcı olan bir yol. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış kitabın kendisinde de sorgulanıyor zaten.

Kitap İsviçre’de geçiyor. İnsanların en huzurlu ve refahta yaşadığı ülkelerden birinde. Dünyanın en mutlu ülkeleri arasında sekizinci ülke. Fakat kitapta bahsedildiğine göre psikiyatri doktorlarından randevu alabilmenin en zor olduğu ülkelerden biri de. O kadar yoğun ki depresyon yaşayanların sayısı. Ya da mükemmel monotonluktan sıkılanların sayısı mı desek…

Ben bu kitabı ilk okumaya başladığımda depresyon tedavisinin çok başlarındaydım. (Bir yıl önce başlayıp, okumayı yarım bırakmıştım. Bir kaç gün önce en baştan tekrar okumaya başladım.) Ve Linda’nın depresyon tedavisi gören arkadaşının yaptığı bir açıklama bana evet işte bu dedirtmişti. Arkadaşına neden yıllarca depresyonda kaldığını sorar Linda;

”Çünkü depresyonda olduğuma inanmıyordum. Ayrıca seninle veya başka arkadaşlarımla konuştuğumda herkes bunun saçmalık olduğunu, sahiden dertli insanların depresyona girmeye vakti olmadığını söylüyordu.”

Yıllarca bana söylenen cümle ile bire bir aynıydı bu açıklama.  Bu açıklamadan sonra Linda’nın da kendine yol arayışı beni kitabın içine daha çok çekmiş dahi olsa bir noktadan sonra artık bitsin bu kitap diye okumamı hızlandırdığımı fark ettim. Çünkü bu kitap alışageldiğim Coelho kitaplarından daha uzağa konumlanmıştı. Evet içinde  bir şaman ile yapılan küçük bir görüşme ve kitabın sonundaki Linda’nın doğa ile kucaklaştığı an eski kitaplarını andırıyordu ama o eski ruh yoktu.

Coelho, kitabı Elif’te  manevi yolculuğunun tıkanmaya başlamış olmasından bahsediyordu. Sanırım bu hali kitaplarına da yansımaya başladı. Ya da tarzını biraz daha değiştirmeye başladı.

Kazananlar Yalnızdır ve Aldatmak’ta yaşadığımız dünyanın içindeki hırsın, lükse düşkünlüğün ve başarıya olan açlığın bizi asıl benliğimizden uzaklaştırdığını vurguluyor.  İki kitabında da dikkatimi çeken pahalı organizasyonlar ile yapılan yardım yemeklerine olan tutumu. Ya da işte zenginlerin güya yardım adı altında birbirlerine yaptıkları gösterişleri ve artık çağımızda her şeyin bu gösterişe dayalı olduğu.

Bunu yazarken düşündüm de; belkide yazar yeteri kadar yolculuk yaptık benliğimize beraber. Sıra içinde yaşanılan ilizyonu anlatmaya geldi demiş olabilir. Bunu Kazananlar Yalnızdır ve 11 Dakika kitaplarında çok sağlam işlemişti. Belki  bu kitabında da yapmak istediği tam da buydu. Fakat o Coelho ruhu sadece ara ara ziyaret eden bir misafir gibiydi bu kitapta.

Belki de beklentilerim baştan çok farklı olduğu için bu kitaptan istediğim tadı alamadım. Fakat yine de okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.

Klasik bir aldatma hikayesinden çok öte, bir kadının içinde bulunduğu karanlıktan kurtulmak için kendine seçtiği yolda , aydınlığa ilerlemek için yaptığı çılgınca davranışlara ve ruhunda oluşan yaralara şahit olacaksınız. İnsanın kendini çaresiz hissettiği zaman ki akıl ermez değişimine ve davranışlarına da…

 

Edit: Aklıma bir arkadaşımın Coelho hakkında söylediği geldi; ” Son kitaplarında kendinin – kendi düşüncelerinin- propagandasını yapmaya başladı. ” Tam olarak böyle olmasa da, böyle bir şeydi. Belki de haklı, bilmiyorum…

comment 0

İnanmak İstiyorum

Gözlerinin rengi ile insanın içine umut eken, güzel bakan insanların gün geçtikçe çoğalacağına,

Gözbebeklerindeki o yumuşak derinlik ile hayata merhamet dolu anlamlar katacaklarına,

Çocuksu gülümsemeleri ile kararmış anları ve ruhları masumiyet ile parlatacaklarına,

Şefkat dolu dokunuşları ile başka ruhlara sevgi tomurcukları ekebileceklerine,

Bizi kurtaracak tek şeyin sevmek olduğuna her bir nefesimle daha çok inanmak istiyorum…

Bir gün insanların egolarından kurtulacaklarına,

Üzerimizde taşıdığımız etiketleri bizim uydurduğumuz saçmalıklar olarak görüp vazgeçeceklerine

İçlerindeki nefretin her bir zerresini, bin zerre sevgi ile değiştireceklerine

Farklılıklardan tad almaya başlayacaklarına,

Farklılıkları seveceklerine,

Farklılıkları kabul edebileceklerine,

Sevdikçe farklılaştıklarının farkına varacaklarına inanmak istiyorum…

Dünyanın Ferzan Özpetek filmlerindeki sofraları kadar sıcak, samimi, ve sevgi dolu olabileceğine,

İnsanları o masadaki gibi yargılarını ruhlarından koparıp atmış olabileceklerine,

Yaşadıkları hayatı kabul edip, anın tadını çıkarabileceklerine,

Hayata tutku ile bağlanabileceklerine inanmak istiyorum…

Ölümün sadece doğal yollardan geleceğine,

İnsanların etiket arayışına girmeden ölen her canlı için üzülebileceğine,

Çizilen haritaların, konulan sınırların hiçbir anlam ifade etmeyeceğine,

Sınırların varlığının önemsizliğini vurgularcasına insanların sadece insanca yaşayabilmek için bir araya gelebileceğine,

Demokrasi denen terörün biteceğine,

Masum insanların ölmeden, yaşamlarına devam edebileceğine,

Kötülüklerin iyilikleri hiçbir zaman gölgeleyemeyeceğine,

İnsanların az ile, ellerindeki ile mutlu olabileceklerine,

Paylaşmanın en temel amaç haline gelebileceğine,

Olanaklı çocuğun önüne konulan hiçbir yemeği geri çevirmeden yiyip bitireceğine ve olanaksız olan çocuğun da bu yemeğe ulaşabileceğine inanmak istiyorum…

İnsaların daha çok okuyacağına,

Daha çok hayal kuracaklarına,

Üretmek için daha çok çaba sarf edeceklerine,

Doğanın bir parçası olabileceklerine,

Özlerine dönebileceklerine,

Keskin çizgilerinin sevgi ile törpülenebileceğine inanmak istiyorum…

Entrikaların yerini sadeliğe bırakacağına,

Aşkın fiziksel bir çekimden çok ruhsal bir çekim olduğunun farkına varılacağına,

İnsanların ölümden sonra düşledikleri cenneti aslında bu dünyada kurarak başlayabileceklerinin farkına varacağına,

Kendi elleri ile yaptıklarının kutsallığını yıkabileceklerine,

Kahramanlık hikayelerini meşrulaştırmaktan vazgeçebileceklerine inanmak istiyorum…

Kısacası, bu dünyanın toprağına ekilmiş olan insanlığın yeniden, en güzel tonunda yeşereceğine inanmak istiyorum…

comment 0

Dert Değil

Sana söylenememiş binlerce cümle var ruhumda.

Her an kendi kendime tekrarladığım, kendi kendime sergilediğim monologlarım var . Engel olamıyorum çoğu zaman; kendi kendilerine yazılıyorlar gözlerime. Koyulaştırıyorlar rengini. Yutuyorlar göz bebeklerimi. Perde kapalı kalıyor. Perde arkasında sahneleniyor sana olan özlemim, tutkum, sevgim, her şeyim…

Hani o kelimeler, o cümleler çıkamıyor ya benim dilimden, ulaşamıyor ya sana… Bu yüzden sen sanki ruhumdaki varlığını yok sayıyorsun ya… İşte öylece yok olup gitmiyor varlığın. Aksine daha çok işliyor ruhuma her bir sevdiğim detayın. Ben olmaktan daha da uzaklaşıyorum ben her bir saniye, sen olmaya koşuyorum umutsuzluğumda…

Sen farkında değilsin belki sevdiğim… Ben tenine bırakıyorum sevda sözcüklerimi her seni öptüğümde. Sana dostane gelen her bir selamlaşma ve vedalaşma öpücüğüm aslında tenine işliyor benim içimde tuttuğum cümlelerimi. Ve bir gün öyle bir an gelecek ki; inkar edemeyecek kadar fethedilmiş olacaksın…

Dert değil… Hiçbir zaman tamamen teslim olmayacağın kapkara gözlerime bak tüm alaycılığınla… Belki bir gün fark edersin; nasıl bir sevgiden mahrum bıraktığını kendini…

comment 1

Sarhoş Salıncaklar – Rüya

10bc8923

Aşağıda yazılan olay rüyam olup, konuşmalar geliştirilmiştir. Hepsi birebir hissettiklerimin kelimeleridir.

Bir gün yine ard arda sıralanan rakı kadehlerinin ardından, kalabalık masadan geriye kız ve çocuk kalmış. Kız tutturmuş illa arka bahçedeki salıncaklara gidelim diye. Çocuğun kafası güzel, mantıklı gelse de, gelmese de kırmamış kızı.

Güzel kafa ile salıncaklara nasıl koştuğu belli olmayan kız en yakınındakine atmış kendini. Çok severmiş sallanmayı. Belki yıldızlara dokunabilirim düşüncesi ile deli gibi hızlandırırmış her seferinde. En sevdiği bir başka bir şeymiş o rüzgarın tenindeki gezinişi… Tabi onca rakıdan sonra, bu kadar da başı dönerken kız devam edememiş daha fazla sallanmaya. Yavaşlamış ve hafif salınır hale gelmiş. Kafasını yana çevirdiğinde her denk geldiğinde içindeki her bir şeyin yer değiştirdiği bakışlara denk gelmiş. Çocuk yan salıncakta, gördüğü deliliğe bakmaktaymış. Kız hissetmiş. Ve başlamış;

” Şşşş. Dinle bak. Ben yandım, yanıyorum, kül olma noktasına geldim… Daha kül olmadım, biliyorum. Çünkü hala o ateş kalbimde. Şşş. Yok. Telaşlanma. Senin yaptığın, ya da yapacağın hiçbir şeyin bu ateş ile bir ilgisi yok. Çünkü bu aşk benim. Çünkü bu ateşi benim gönlüm yaktı. Seninkine sormadı bile. Ne deseydi ” Şşş bak sen yanacaksan yakacam bu ateşi” mi deseydi. Saçma.

Gönül emir verdi gözlere, onlar güzel gördü. Gönül emir verdi kulaklara, onlar duydu dünyanın en büyüleyici melodisini. Önce sesin, sonra kalbinin atışı… Gönül emir verdi burna, o doyamadı koklamaya bu mis gibi kokuyu. Yani kısacası benim gönlüm karar verdi. Tüm varlığım ile uydum ben de verilen emre. Bu ateş, aşık olanı ilgilendirir. Korkma, bu ateş yakmaz aşık olunanı. Hem, kıyamam ben sana…

Dur bir dakika dur. Yanlış anlarsın sen şimdi. Bu ateş senin canını yakabilir belki, değerse sana. Ama benim canımı acıtmaz ki. Ben daha önce hiç böyle tatlı bir sıcaklık hissetmemiştim ki ruhumda. Hem senden gelen, senden kaynaklı bir şey acıtamaz ki benim canımı. Güzel şeyler hiç can yakar mı ki? Yakmaz…

Bilmiyorum… Senden taraf bir şey dokundu işte ruhuma. Sonra kalbim uyandı. Ben beni sevmeni ya da benim olmanı beklemiyorum ki. Bu aşka dahil ol demiyorum ki. Aşk, aşık olanın sorumluluğundadır. Aşık olunanın hiçbir sorumluluğu yok. Varlığını sürdürsün, yeter. Karışmasın, aşık olanın gönlünde, demesin sen aslında yanmıyorsun. Oynamasın ateşle, yanar…  Aşık olan bile karar veremezken buna, aşık olunanın sözünü dinler mi sanıyorsun gönül.

Dur bırakayım bir kenera başkalarından bahsediyormuş gibi konuşmayı…

Sen aşksın, aşkım değil… Benim değilsin, sürüklendiğim bir fırtınasın. Ait olamazsın, bilirim. Problem değil. Zaten ne ben sahip olmak istiyorum, ne ruhum ait olmak istiyor. Ben sadece sevmek istiyorum… Ben sadece yanıp, pişmek…

Bak, bilmiyorum. Mesela sen beni sevsen nasıl olur? Belki de yanmayı bırakır varlığım. Pişemem. Örselenirim. Belki de kavuşmak bozar tüm bu güzelliği… Benimle olman, belki de tadını kaçırır sevmenin. Belki de ateşi körükleyen uzaklığının rüzgarıdır, pişmesini sağlayan aşkın?

Belki de benim kırk fırın daha pişmem gerekiyor, karışma…

Beni sevme… Hiç problem değil. Sadece ben yokmuşum gibi davranma. Burdayım işte. Bak yan salıncağındayım. Anlaştık mı aşk? Boşver sen teninin her tenime temas ettiğinde yoldan çıkan kan dolaşımımı. Ne olmuş yani fazla oksijenden hücrelerim sarhoş olup, birbirlerine çarpıp, milyonlarca kıvılcıma sebep olmuşsa? Ne olmuş içimdeki ateş Romayı değil, evreni yakabilecek kadar fazlaymışsa. Benim gönlüm kontrol eder onu. Sadece ben yanarım memnuniyetle, nefes aldığı her ana daha çok severek şükrettiğim… ”

Kocaman gülümsemiş kız ve tekrardan başlamış sallanmaya… Hiç durmayacakmış, sanki salıncaktan savrulup sonsuzluğa gidecekmiş gibi sallanmış…

comment 1

Defterlerimden Çıkanlar #1

*** 3 yıl önce yazmışım. Ancak paylaşabilmişsem demek… ***

Hangisi başlangıç? Hangisi son ? Ya doğumumuz son; ölümümüz başlangıçsa? Ya doğumumuz bir ruhun sonunu yaşamamızın başlangıcıysa? Ya da doğumumuz bir tülü sonlandırılamamış bir hikayenin cezası ise? Ya bu dünya bu cezalıların hapishanesi ise?  Yaratıcı bir hapishane sayılmaz mı dünya? Dört duvar arasında gökyüzünden mahrum etmek yerine, tam bir belirsizliğin göbeğine bırakmak; daha tehlikeli, daha eğlenceli…

Kendine aşık edecek kadar güzel bir hapishane… İçine atılanların nerdeyse tümü ayrılmaktan korkuyor; öyle de bağlanılası… Güzelliklerle cezalandırılmak; bağlandıklarından ve sevdiklerinden koparılma düşüncesi ile savaşmak bir güzelliğin içersinde… Gayet yaratıcı bir ceza şekli…

Bu dünyadan ayrılmak isteyenler belki de bir kaç saniye ile sonu kaçırmış ruhlardır. Bir kaç saniye için çekilir mi bu ceza deyip; kendince son vermeye çalışanlardır? Onlar belki de diğerlerine göre daha çok farkındadırlar bu cezanın ne kadar tehlikeli olduğunun? Sonuç nereye varır onu bilmiyorum tabi…

Yeni bir başlangıç için bitmesi gerekiyor ya… Bitmese de o başlangıç bir başka parçası olsa ruhun? Niye illa yeni bir başlangıç olmalı ki? O zaman Dünya’ya yollanmazdık belki. O zaman belki bağlanmaktan deli gibi korkmazdık. Belki ruhumuza çok başka çok daha güzel şeyler katabilirdik. Hani en baştan başlamak yerine. Ben bunu zaten daha önce almıştım diyebilirdik. Var olanları eksiltmek yerine, bunu yapabilirdik…

Eğer ölmek, yeni bir ruha doğmak ise bari izin ver bu sefer ben seçebileyim onu olmaz mı? Ya da en azından sonu yine getiremeyecek bir şey olsunda bu Dünya’ya yeniden geleyim. Olmaz mı ? Bu yaşadığım ceza yetmeyecekmiş gibi duruyor…

Ya da bırak yeni başlangıçlar var olanların bir parçası olsun; bir şey bitmek zorunda kalmasın… Hiçbir şey bitmesin…

comment 1

Sahip Olma – Sahip Olunma Kodlaması

Başlamadan Not: Ben yazarak öğrenen, öğrendiklerini pekiştiren biriyim. O an ne düşünüyorsam, ne öğrendiğimi sanıyorsam onu yazıyorum. Eğer bir şeyler yanlış ya da eksik ise ; ”Kız düzelt şurayı.” deyin. Seve seve…🙂

Esaret

Esaret

Biz mutluluğu ve hatta insanlığımızı, bizi güven adı altında dört duvara mahkum ettiklerinde kaybettik. Bir de üstüne sahip olma duygusu ektiler yüreklerimize. Sahip oldukça mutlu olacaksınız dediler. Bizler de saflar gibi inandık. Sahip oldukça bir şeylere, hep daha fazlasını istedik.  Daha fazlası, hep daha fazlası… Bazılarımız ruhlarımızı ve iç güdülerimizi kaybettiğimiz için sahip oldukça daha mutlu olduk. Bazılarım ise susturamadığımız iç güdülerimizin de etkisi ile, neye sahip olursak olalım mutluluğu bulamadık. Hadi şuna da sahip olalım dedik. Buluruz sandık bir sonraki sahip olduğumuz şeyde, yığın ile mutsuzluk biriktirdik. Biriktirdiğimiz mutsuzlukların altında bir yerde kaybettik insanlığımızı…

Sahip olmak bir hevesti. Sahip olunca hiç var olmamış gibi geçip giderdi. E biz mutluluğu da sahip olmak sanınca tabi, heves sandık. Bir türlü tutamadık ruhumuzda. Hep uçtu gitti…

Sadece maddi şeylere değildi bu sahip olma isteği… Aşka sahip olmak istedik, sevgiye sahip olmak istedik, mutluluğa sahip olmadık, ve en olanaksızı insanlara sahip olmak istedik… Yaradılış itibari ile insanın özelliklerine sahip olma ya da sahip olunma sezisi kodlanmamış ki. Sonradan insanların kendi egoları tarafından eklenmiş ilk yaratılan sanat eserine. Hani Hatay’da restorasyon sırasında bozulan Roma mozaikleri var ya, aynen onlara döndük… İlk yaratılan ile alakası olmayan, özünü kaybetmiş ve acınası komik…

Sahip olmazsak sevemeyiz sandık. Sahip olunmazsak sevilmiyoruz sandık.  Sevgi, sahip olununca olacak bir şey değil, hissedilince olan bir şeydi. Anlayamadık. Hissetmekten kastım beş duyumuz ile sevdiklerimizin beş duyusuna ve hatta 6. duyusuna yaptığımız yolculuk. Hepsi bir arada da olmak zorunda değil. Bazen kokusu ile seversiniz; bebeğin annesini kokusu ile tanıması gibi… Bazen dokunarak bulursunuz aradığınızı… Bazen duyarak, bazen görerek ve bazen tadarak… Ve en güzeli bunların hiçbiri olmadan iç güdüleriniz – 6. hissiniz ile- artık ne demek istiyorsanız – ile hissedersiniz…

Murat Dalkılıç’ın Kördüğüm şarkısında çok güzel bir cümle var; ” Sahibi olmadan, sahip çıkardım…” Ailemizin, dostlarımızın ve sevdiğimizin yanında sahipleri olmaya çalışmadan olabilmek… Çok zor, bu kadar kodlanmışlık varken. Çok zor biliyorum ama bir şeye sahip olmazsan, bir şeyi kaybetmezsin… Canını daha az yakar insanın… Maneviyatı maddiyata çevirip sahip olma isteği ile harmanlayınca canımız yanıyor. Yanımızda olmasa da, beş duyumuz ile hissedemezsek de birini seviyorsak ruhumuzla hissederiz. Ruh ile hissedilen güzellikler ise mutluluk verir…

Ah o ego, bu hayattaki en tehlikeli üç harfli…

Ben çocukluğumdan itibaren bu sahip olma- sahip olunma oyunun bir parçasıydım. Yalnız bende sadece sahip olma tarafı ağır basıyordu. İç güdüsel olarak bana sahip olmak isteyenlerden hep kaçtım ben. Özgürlüğüne düşkün dediler bu yüzden hep bana. Özgür ama canı yanan bir varlık… Bir kaç yıl önce yaşadığım bir şeyler sonucunda daha farklı bakmaya başladım ben hayata… Farklı baktığımı anlamam da zaman aldı tabi. Benim depresyon diye adlandırdığım şey aslında düşünce yapımın, kendimi güvende hissettiğim olgunun değişiyor olmasıydı. Sorarsanız bana tam değiştirebildin mi kendini, çıkarabildin mi bu oyundan diye. Yüzde yüz evet diyemem… Bilinçaltıma işlenmiş dolayısı ile ruhumu etkileyen bazı şeyler var, önce onlardan kurtulmam lazım tamamiyle… Eskisine göre çok çok daha iyi durumdayım. Her yaşadığımdan bir şey öğrenip, bir olumsuzluğu geride bırakıyorum ama daha zamana ihtiyacım var tam oturtmak için… Değişim öyle bir anda olan bir şey değilmiş ki…

Biz ne zaman ki sahip olmaktan ve sahip olunmaktan vazgeçip doğaya döneceğiz, galiba o zaman insan olduğumuzu hatırlayıp özümüzü bulacağız… Ne zaman ki hiçbir şeyin bize ait olmadığını kabulleneceğiz,  o zaman mutlu olacağız sanıyorum…

comments 3

Ramazan Gelmişken

Azim Azimzade

Ramadan of the poor people by Azim Azimzade.

Bu senenin Ramazan ayı da geldi. Bu gece sahura kalkılacak… Yine çevrede Ramazan Ayı ile ilgili tonlarca etkinlikler yapılacak. 11 ayın Sultanı ya, insanlar 11 ay boyunca yaptıklarından Ramazan için vazgeçecek. Daha doğrusu vazgeçtiğini sanacak. Belki de insan olmaya en çok bu ay yaklaşacaklar. Ya da insan olmaktan çok daha uzak duracaklar bu ay…

Mesela – en basiti- ben şimdi kendi düşüncelerimi bu kadar açık yazacağım ya; bir çok insan bunu kaldıramayıp benden nefret edecek. Sevmek için yaratılmışken nefret edecek…

Ben çocukluğumdan beri Ramazan’da oruç tutarım. – Son iki yıl hariç desem daha doğru- Ailem öyle gösterdi, ya da baskı kuruyor diye değil.  Annem babam bizi hiç zorlamadılar. Hep bize bıraktılar dine ne kadar yakın durma kararını. Ben yaptığım her ibadeti (aslında ritüel de…) içimden geldi diye yaptım. Bana sevap puanı kazandıracak da beni cennete götürecek diye değil. Farz olduğu içinde biraz etkilemiş olabilir beni ama ben her oruç tuttuğumda kendimi Rabbime daha yakın hissettim…

Son iki yıldır belli sebeplerden ötürü tutmuyorum. Bu sebeplerden biri yıllarca inandığım ve soru sormaya korktuğum inancımı derinlemesine sorgulamaya başlamış olmamdı. Keşke dedim, daha önce biri bana çıkıp kulun imanlıyım diyebilmesi için inancını yeteri kadar sorgulamalısı gereklidir deseydi.  Hatta Rabbini bile sorgulamalı ki kalpten inanabilsin, deseydi. Evet bazı noktalarda cevap bulamazsın belki ama sorgulanıp vicdanınla tartılacak çok fazla nokta var deseydi. Senin ibadet saydıkların aslında bir ritüelden ibaret deseydi. İbadet yaşadığın her an yaptığın davranışlarla olur deseydi keşke. Sana sevap diye anlatılanlar aslında insan olabilmenin gereklilikleridir deseydi biri. Ama kimse demedi, ya da ben diyen hiçbir kimse ile karşılaşmadım.  Dur dur mevzu inancı sorgulamadan öte, Ramazan bu yazıda…

Gösterişin(şekilciliğin) tamamen karşında duran bir dinin sultanı kabul edilen bir ayda tüm inanlarının gösteriş için bir biri ile yarışıyor olması nasıl bir tezatlıktır? Ki zaten sadece bir ayı göklere çıkarmak başlı başına şekilcilik değil midir? Biz bu dine inanıyorsak, neden karşı durduğu davranış biçimini hayatımıza sokuyoruz ki?

Mesela, benim gözüme en çok batan… Ramazan çadırları. İhtiyaç sahipleri için kurulan hani… Her yıl bu soruyu sorarım, hala cevap alamadım. Bu ihtiyaç sahipleri 11 ay boyunca ihtiyaç sahibi değiller de, bu bir ay mı ihtiyaç sahibiler? Sadece o bir ay boyunca mı ? Ki zaten o çadırlara ihtiyaç sahiplerinin nadiren alındığına dair bir çok söylem var. Bu nasıl bir davranış ki? 11 ay umrumda değilsiniz ama bak bu ay daha çok sevap puanı alıyormuşuz hadi size de bir kıyak yapalım demek mi? Bu kadar kötü düşünmemeyim peki. Acaba biz ibadet etmeyi sadece bir aylık bir süreç mi sanıyoruz? Ya da paylaşmayı hatırlamak için illa Ramazan’ın gelmesi mi gerekiyor? Gerçekten bilmiyorum ve birileri bana anlatsın istiyorum…

Diğer bir mevzu ise bu oruç tutmak ne tam olarak? Aç kalmak mı? Aç kalanın halinden anlamak mı? Nefs temizliği mi?  Siz bu orucu niye tutuyorsunuz, bir anlatın bana… Ben kendimce bana ne ifade ediyor anlatayım. Bence oruç tutmak nefs temizliği demek. Bence oruç tutmak ruhu insani olmayan kirlenmiş hareketlerden ve duygulardan arındırmak demek. Oruç tutmak aç kalmaktan ibaret değil… Açın halinden anlamaktan ibaret değil. Oruç tutmak tüm beden ve ruh ile yapılan bir eylem. Vücudu bir süre ihtiyaçlarından mahrum bırakarak terbiye ederken, bir yandan da ruhu ihtiyacı olan duygular ile besleyip geliştirmek bence. Oruç tutmak demek susmak demek. Kendine dönmek demek. Oturup 11 ayın hesabını yapmak demek. Ben şurda böyle davranmışım ama yapmamalıymışım deyip kendini arındırmak demek. Sahip olduğun ve sana zarar veren hareketlerin farkına varıp onlardan uzaklaşmak demek. Sadece aç kalıp, açların halinden anlamak değil yani… Saatlerce aç kalıp, sonrasında gözü dönmüş gibi yiyip emanet olan bu vücuda zarar vermek de olmamalı. Mesela ben bana verilen bu emaneti 27 yıldır iyi muhafaza edemedim. Bu ay oturup bunun hesaplaşmasını yapmayı da planlıyorum kendimle. Ruhumu aç bırakırken, bir yandan bedenime yüklendim. Bunun hesabını yapmalıymışım gibi hissediyorum. Son olarak; oruç tutup bir yandan vücudu terbiye ederken, yalan söylemekten, kınamaktan, dedikodu yapmaktan, iftira atmaktan,kalp kırmaktan, kötü düşünmekten, çalmaktan, hırslardan ve en önemlisi egodan uzak kalabilmeli insan. İnsan olduğunu daha derinden hatırlayabilmeli… Sevebilme yetisini kuvvetlendirmeli…

Eğer sen oruç tutarken, ruhunu kötüleştiriyorsan tutmamalısın bence… Oruç tutup, açlıktan sağa sola saldırıyorsan, kalp kırıp duruyorsan, yalana çalmaya devam ediyorsan, zaten çok uzağındasın manasının…

Oruç tutmayı sadece Ramazan’a özel tutmamalı insan. Kendini her insanlığından uzaklaştığını hissettiğinde oruç tutmaya yönelmeli belki de… Her ay 3-5 kere tutmalı ve kendi muhasebesini yapabilmeli bence…

Ayrıca Ramazan günahların, daha çok günah ya da sevapların daha çok sevap olduğu bir ay değil… Ramazan temizlik ayı sadece…

Ramazan geldi diye hatırlamamalı bazı şeyleri insan… Sevdiklerini hep hatırlayıp, gönüllerini hoş tutmalı… Yardıma ihtiyacı olanların hep elinden tutmalı… Onu zehirleyecek egosunu hep kendine uzak tutmalı… Öldükten sonraki cennet için çalışıp duracağına, yaşadığı hayatı cennete çevirmek ile başlamalı ibadetine… Belki de bize anlatılan gibi bir ölümden sonrası yok… Belki de bizim cennetimiz de cehennemimizde sadece bu dünya da… Onu güzelleştirmeye çabaladığımız kadar yakınızdır belki cennete. Tavaf etmek için illa Kabe’ye değil de kalbimizdeki sevgiye ve ruhumuzdaki insanlığa ihtiyacımız vardır sadece, kim bilir…

Mekanlara, kutsallara, kişilere ve inançlara takılıp kalmaktan daha büyüktür belki de ibadet… Asıl ibadet insan olmaktır …

Oruç tutmak, namaz kılmak değil, insan olabilmek, sevmek kurtaracak bizi…

İnsan olmak; yalandan – riyadan uzak durabilmek, çalmamak, hak yememek, adaletli olmak, sevmek, güzelleştirmek, güzel yaklaşmak, kınamamak, yargılamamak, hoş görü ile yaklaşmak, şefkat ile hareket etmek, gülümseyebilmek, hiçbir canlının yaşam hakkını elinden almamak, ben deyip duran egodan uzak durabilmek, kalp kırmamak, ihtiyacı olanın – ezilenin yanında olabilmek …

Hiçbir insan beyaz ya da siyah değildir. Önemli olan grinin tonun açıklığı- koyuluğudur…

Orucu neyin bozduğunu değil de, insan olmayı nelerin bozduğunu düşündüğümüz bir Ramazan ayı olması dileği ile…

Sonradan Eklenen: Yer Yüzü Sofrası etkinliği çok hoşuma gidiyor aslında. Herkes kendince ne getirebiliyorsa getirip, tanımadığı insanlar ile paylaşıyor. Yeni insanların gülümsemelerinde dahil oluyorlar hayata… Ama keşke bunu sadece Ramazan’da değil de başka zamanlarda da yapabilseler… Belki birbirimiz anlama ve dinleme açısından atılacak çok büyük bir adım olur bu… Bu Link’te daha detaylı bilgi mevcut; http://www.adilmedya.com/tebbet-yeda-kapitalizm-video-h26183.haber

Biraz daha eklenen – haberden sonra : Ramazan da dışarıda gidilen ve tonlarca para dökülen iftar yemeklerini ve ihtişamlarını da doğru bulmuyorum. Siz orda o güzelim sofralarda açarken orucunuzu, orda çalışan garsonlar zar zor içtikleri bir bardak su ile açtıkları oruçları ile size hizmet ediyorlar. Hatta bir çoğunuzun hoşgörüsüzlüğüne maruz kalıyorlar. Sonra bir çok yiyecek ziyan oluyor. Çünkü o masalardan kalkan her şey çöpe gidiyor… Yoksulun halini anlamak olmuyor bu pek… Nimetleri hiçe saymaya devam, heba etmeye devam… Bana ters geliyor açıkçası…

(Not: Kafam genel olarak dağınık olduğundan pek toparlayamadım belki de düşüncelerimi. Ordan oraya atlamış olabilirim. Genel olarak düşünme tarzım yazılarıma yansır…)

comment 1

İç Dökme Seansı #4 – Yalnızlık bir Lanet Midir

Bir insan yalnızlık ile lanetlenebilir mi? Ben lanetlenmiş gibi hissediyorum… Sanki birinin canını öyle bir yakmışım ki geçmişte, o da bu kız hep eksik kalsın. Hayatı boyunca tamamlanmaya uğraşıp dursun ama yalnızlığın içinden bir türlü çıkamasın demiş gibi…

Evimde iki oda var ama bir tek ben… Evimde iki büyük kanepe var ama bir tek ben,,, Evimde 10 kişinin rahatça sığacağı bir masa var ama bir tek ben… Evimde 10 kişiyi rahatça ağırlayabileceğim eşyalar var ama bir tek ben…

Yalnızlığımı kalabalık eşyalar ile kapamaya çalışmış gibiyim… Eğer onlar fazla fazla olursa sanki evren benim mesajımı anlayacak ve ona göre o kadar da insan yollayacak hayatıma gibi bir aldanış da olabilir bu içinde bulunduğum…

Eskiden böyle değildim ki ben… Etrafta bıcır bıcır dolaşıp, kalabalıklar içinden hiç çıkmayan, en hızlısından arkadaşlar edinebilen biriydim. Hatta sırf yeni bir yüz, yeni bir sohbet olsun diye hiç alakasız zamanlarda hiç alakası olmayan insanlarla tanışmışlığım da vardır… Sokaktan alelade geçen birini durdurup tanımaya çalışmışlığımda vardır merak ettim diye. Bunların hepsi bir kenera 7/24 hiç ayrılmadan yediğim içtiğim ayrı gitmeyen arkadaşlarım vardı benim…

Şimdi burda, herkesin sokaklarda birbiri ile konuşmaya hevesli olduğu bir ülkede ben biri bana bir şey söylediği an istemsizce koruma pozisyonuna geçiyorum. Sanki karşımdaki benle sohbet etmek istemiyorda bana savaş açacak gibi…

Bu lanetlenmek değil de nedir ki? İnsanlarının sokaklarda kafalarını bile kaldırmadan yürüdüğü, herkesi tehlikeli saydığı bir ülkede ben deli gibi yeni insanlar tanıma heveslisiyken, insanların sokaklarda birbirine dostane yanaştığı bir ülkede ben insanlardan kaçıyorum… Öyle bir kaçma ki son bir haftadır evden çıkmadım galiba ben…

Eğer bir insan lanetlenmediyse en korktuğu şey olmasına rağmen, bile bile niye kendini yalnızlaştırsın ki?

Yaş aldıkça yalnızlaştım ben… Yaş aldıkça eksildi meraklarım, heveslerim ve sosyalliğim…  Yaş aldıkça insanlardan kaçmaya başladım… Şimdi inanılmaz üşeniyorum yeni insanlarla tanışmaya… Yok yok üşenmiyorum, bildiğin korkuyorum ben… Eskiden bebek işi gibi gelen şey şimdi sanki denizci düğümü…

Yoksa biri bağlama büyüsü müdür nedir ondan mı yaptı bana? Düğümleme büyüsü müydü yoksa? Yok yok bu uykusuzluğumun getirdiği saçmalama hali olsa gerek… Kim niye büyü yapsın ki bana be? Sabah olmuş saat 7, ben hala yok şunu da okuyayım, yok şunu da izleyeyim derdindeyim. Gerçi bu uyumama isteğimin altında bilinçaltımın da bizzat kendisi var… Başladı yine benim absürt komedi- korku tadında rüyalarım…

Laliş, geri gel kuzum ne olur ya. Valla bu sefer üzmeyeceğiz. Çok özledim be…

comment 0

Son 7 Gün – Her Şey Çok Farklı Olacak

Sanki ilk defa gidiyormuşum gibi hissediyorum. İlk defa gidiyorum ama işte bana vahiy yolu ile Toronto haritası ve yaşam klavuzu verilmişse demek öyle de bilgiliyim. Ha bir de ev var tabi. Bildiğin yeni evli çift evi gibi maşallah; her bir şeyi de hazır.

Geceleri absürt rüyalar görmekten uyuyamıyorum artık. Bu işte hep belirsizlikten. Hep heyecandan. Her şey çok farklı olacak bu sefer. Plan yapma diyorum. Hele hiç hayal kurma diyorum. Önüne ne gelirse onu yaşa. Mutluluk bundan geçiyor diyorum… Ama laf dinletemiyorum. Zaten ne zaman dinledi ki beni Laliş… Gerçi kurduğum hayaller uğruna sahip olduğum düzeni bozup gidiyorken ben nasıl hayal kurmayayım. Ki bir de çocukluğumdan beri çok severim hayal kurmayı.

” Sanırım düzene tepki olsun diye yaratılmışsın. Her kurduğun düzeni bir hamle ile altüst edip gitmeni başka türlü açıklayamıyorum…” dedi bana. Ben sustum.  Cevap vermek bir şey değiştirmeyecekti nasıl olsa. Anlamadığı ya da anlamadıkları ; eğer kurduğum düzenin temelleri sağlam olsa zaten istesem de yıkıp gidemem bir yere. Oturmayan bir şeyler var. Onları oturtmadan nasıl kurulu düzene geçebilirim ki…

Kimsenin canını yakmak değil niyetim. Ya da kimseyi bensiz bırakmak. Tek amacım benim kim olduğumu anlayabilmek. Aslında bu kadar basit. Ben kendimi bulamıyorum burda, her gün biraz daha kayboluyorum… İlk geldiğimde bulmuşum gibi geldi. O yüzden biraz daha kalayım dedim. Kalamadım…

Evet 27 yaşındayım. Ama hala çok çocuksuyum. Bunu saflık olarak alabilirsiniz. Bunu çocukça davranışlar olarak alabilirsiniz. Hatta bazen şımarıklık olarak alabilirsiniz. Ne olarak alırsanız alın, artık benim büyümem lazım. İstanbul’da her şeyim ile baba kanatları altındayken mümkün olmuyor bu. Evdeki ve çevremdeki herkes için hala haylaz çocuk Laliş iken ben, nasıl büyüyeyim kendi içimde…Azıcık sorumluluklarla baş etmem gerekiyor. Kimseye değil de, kendimi kendime kanıtlama ihtiyacım var benim.

Kendime ait bir hayatım olsun istiyorum. Kendi kendime kararlar alabileceğim. Hani büyümüş, olgunlaşmış insanlar gibi. Birey olmak istiyorum yani. Bağımsız. Kendi ayakları üstünde.

Gerekçelerim bunlardır. Bilgilerinize sunarım. Kendime de hatırlatırım…